20090219

Akademi'den Sonra NLP'den De Tam Not

"5. Sanattan 5. Kola:Orhan Pamuk" kitabının yazarlarından Pskiyatrist Kaan Arslanoğlu "Bir kitap okudum, hayatım değişti." diyen Pamuk'un Yeni Hayat'ta ve tüm başarı çizgisinde Nöro Linguistik Program'dan kuvvetle etkilendiği görüşünde
Akademi'den sonra NLP'den de tam not
Geçtiğimiz ay, Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan ilk romancımız Orhan Pamuk ile alakalı iki kitap yayınlandı. Bunlardan ilki Agora Kitaplığı'ndan çıkan "Orhan Pamuk Edebiyatı" isimli kitap. Sabancı Üniversitesi'nde Pamuk'un ödülü alışından hemen sonra yapılan Orhan Pamuk Edebiyatı sempozyumunun tutanaklarından oluşan bu kitapta Hasan Bülent Kahraman, Jale Parla, Sibel Irzık, Münevver Kınalı, Ezgi Taşçıoğlu, Tülay Artan ve Engin Kılıç'ın sunduğu tebliğler var. Bir diğer kitap olan "5. Sanattan 5. Kola: Orhan Pamuk" ise İthaki etiketiyle yayınlandı. Tarih Toplum Kuram dizisinden çıkan bu kitapta Kaan Arslanoğlu, Ergin Yıldızoğlu, Ali Mert ve Nihat Ateş imzası bulunuyor. Pamuk'u ve kitaplarını edebiyat eksenli değerlendirip, başarısını onaylayan “Orhan Pamuk Edebiyatı” kitabının aksine, “5. Sanattan 5. Kola:Orhan Pamuk”un yazarları, Pamuk'un neden ve kimin için yazdığını, hedeflerini ve başarısının sırlarını ortaya koymaya çabalıyor, yazarın başarısını edebiyat dışı etkenlerde arıyor. Biz her iki kitabı da haberimize dahil edip psikiyari uzmanı ve yazar Kaan Arslanoğlu ile bir röportaj yaptık. Arslanoğlu, Orhan Pamuk'un başarısını NLP (Nöro Linguistik Program) bağlamında ele almış. Hedeften başlayarak başarıya giden tüm adımlarını incelenmiş yazarın. Yeni Hayat'a "Bir kitap okudum, hayatım değişti." diye başlayan Pamuk'un, kişiyi başarıya götüren umut ve motivasyon aşılayan “Bu kitabı okuyun, hayatınız değişecek” diye başlayan kişisel gelişim kitaplarından etkilendiğini söylüyor Arslanoğlu. 15. sayfada okuyacağınız Sempozyum notlarında ise Pamuk'un dili kullanma, betimleme ve diğer disiplinlerin verilerini kullanmadaki başarısı var.

BAŞARILIYDI, NOBEL'İ MUTLAKA ALACAKTI

Orhan Pamuk'un çizgisiyle kişisel gelişim kitaplarının önerdiği başarı çizgisi arasındaki koşutluğu ilk ne zaman farkettiniz ve bu kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz?

Pamuk Nobel'i almadan önce de çok başarılı bir yazardı. Nobel'i bu yıl almasa birkaç yıl içinde mutlaka alacağını biliyordum. Başarıya götüren bu tutumu Nobel'den önce de incelemek istiyordum. Kaldı ki mesleki açıdan, psikiyatri pratiğimiz için de başarının psikolojisiyle ilgili kitapları izlememiz gerekiyor. NLP ile ilgili bir kitap almıştım. Kitabın ilk cümlesiyle Pamuk'un Yeni Hayat'ının ilk cümlesi birbirinin neredeyse aynıydı. Biri diyor ki ilk cümlede: "Bu kitap hayatınızı değiştirecek!" Pamuk diyor ki: "Bir kitap okudum, hayatım değişti." Pamuk'un Yeni Hayat'ta ve tüm başarı çizgisinde Nöro Linguistik Program'dan kuvvetle etkilendiğini gördüm. O da bu inceleme için motivasyonumu artırdı.

"Sıkıcı ve zor okunur nitelikleri ve bol rastlanır hatalarına rağmen ilgi gören" kitaplar olarak tanımlamışsınız Orhan Pamuk kitaplarını. Bu kitaplar öylesine ilgi görüyor, beğeniliyor ki yazarı sonunda Nobel Edebiyat Ödülü'nü alıyor. Bu mutlak bir başarıdır. Siz bu başarıyı nasıl tanımlıyorsunuz?

Hemen her ülkede kitap piyasasını oluşturan okur kesitleri büyük benzerlikler gösteriyor. Okur tiplerini kabaca birkaç gruba ayırmak mümkün. Bunlardan en kalabalığı Pamuk'un seslendiği kesim. Nihayetinde genel nüfus içinde o kesim de çok küçük bir azınlık, ama piyasa denince o kesimin eğilimleri akla geliyor. İşte o eğilimin temel noktalarını keşfetmek ve ona uygun yazmak. Bunu her ülkeden binlerce yazar deniyor, ama en başarılılarından biri Pamuk.

Felsefi açıdan başarıyı bu başarıdan nasıl ayırıyorsunuz?

Edebiyat özelinde soruyorsanız, gerçekten iyi edebiyatçılar ve güçlü düşünürler piyasanın ne istediğine katiyen bakmazlar. Özgün düşünceleri, buna uygun özgün biçemleri ve yazmakta temel insani bir kaygıları vardır. Piyasa bunu kabul etmezse (ki genellikle etmez) bu onların umurlarında değildir. Böyle bir düzeye gelmek felsefi açıdan gerçek başarıdır. Ama hayatın tüm alanlarına yayarsak, temel ahlaksal, felsefi vs.. duruşun öngördüğü ve erdemlere dayanan başarı geniş yığınlar için önemsizdir. Onlar başarıyı nasıl kazanılırsa kazanılsın ünde, nasıl kazanılırsa kazanılsın parada, mevkide, otoritede ararlar. Birincisi toplumları ilerletir veya toplumların mevcut değerlerini korumalarını sağlar, öbürü toplumları yozlaştırır.

BAZI OKURLAR GİZEM ARIYOR

Pamuk'un çalışkan, çilekeş bir yazar olduğu da ortada yalnız, öyle değil mi?

Odaya kapanıp yazdığını biliyoruz yıllarca.

Çalışmak ve çilekeşlik tek başına ele alındığında olumlu özellikler. Başarı için olmazsa olmaz koşul değil, ama kolaylaştırıcı önemli bir koşul. Hani bilirsiniz hep şu denir: Çok çalışırsan sen de zengin olursun. Başarı için önemli olan çok çalışmak değil, ne doğrultuda çalışacağını bilmek. Dünyada çoğu zenginden çok daha fazla çalıştığı halde yoksulluk içinde yaşayan milyarlarca insan var. Pamuk'tan daha fazla okuyan, çalışan yazarlar da biliyorum. Bazılarının adını bile duymamışsınızdır. Yine de Pamuk'un çalışkanlığı da daha çok bir efsane diye düşünüyorum. İngilizce çevirileri çok az düzeltmeye ihtiyaç duyuyor, Türkçe kitapları yüzlerce tashih gereksiniyor. Demek ki, yazdıktan sonra birkaç kez dikkatli okumuyor.

Transa sokucu kitap ne demek? "Romanlarındaki daha ilk cümle ve aradaki bize anlamsız gelen bazı yinelemeler sakın hipnotik komut olmasınlar? Bu konuda şaka yapmıyorum." diyorsunuz kitapta. Gerçekten hipnotik komutlar almış olabilir miyiz Pamuk'tan?

Pamuk'u siyasi planda destekleyen, ama edebiyatını beğenmeyen önemli bir kesim var. Bu gruptan biriyle konuşurken kitaplarında daha ilk sayfalarda başlayan ve sürekli tekrarlanan bazı basit cümlelerden yakınmıştı. Roman içinde bunların hiçbir işlevi olmadığını söylemişti. Ben de acaba diye düşünmüştüm. Okurların bir kesimi gizem ve okuduğunu anlamama hali arıyor. Böyle cümleler neden dikkati kendine yoğunlaştırma cümleleri olmasın? Okuru bundan bir şey anlamadığı için yazarın büyüklüğünü kabule zorlama cümleleri... Öte yandan son dönem kitapları büyük ölçüde bu havada. Bir şeyler yoğun şekilde anlatılıyor, ama niye anlatılıyor, ayrıca anlatılan ne? Okura iki seçenek bırakıyor Pamuk: Bir, kitabı kaldırıp atmak, satın alanların en az yarısı bunu yapıyor. İki, anlamadığı, anlamsız bulduğu halde önünde secde etmek. İşin tuhafı kitabını kaldırıp atanların bir bölümü de yeri geldiğinde onu beğendiklerini söylüyorlar. Bir edebiyatçı için bundan büyük başarı olabilir mi?

"Büyük ünlü zengin mağazayı tercih ederseniz kalabalıktan ezilebilir, üstelik daha kalitesiz bir ürünü, markasını da satın alarak daha pahalıya elde edersiniz" Buradan ne anlamalıyız? “Enis Batur'un çok satma korkusu yerli yerinde bir korkudur” diyebilir miyiz?

İyi eser muhakkak az satar diye bir kural yok ya da tersinden çok satan kesinlikle kötüdür diye. Şu yüzyıla bakın, insan kalitesine... Mutlak bir şey yok ama, çok satan büyük ihtimalle kötüdür, iyi eser de büyük ihtimalle geniş kesimlerce benimsenmeyecektir. Batur'un haklı kaygısı sanırım bunu işaret ediyor.

Bir yanda uluslararası alanda kültür çevreleri nezdinde itibarlı bir yer edindi Orhan Pamuk. Diğer yanda yaptığı açıklamalar nedeniyle, çok sert eleştirilere maruz kaldı, "Türklüğü alenen aşağılamak" suçundan yargılandı, Nobel ödülünü alıp ülkesine döndüğünde havaalanında sadece birkaç hayranı vardı. Ölüm tehditleri aldı, Hrant Dink cinayetinin ardından bir dönem korumalarla yaşadı... Bir psikiyatri uzmanı olarak bu tabloyu nasıl yorumluyorsunuz? Bu çelişik durum O'nu nasıl etkiliyor? Orhan Pamuk tüm bunları yaşamış olmayı ister miydi?

MAĞDURİYET HAVASI ONA YARIYOR

Tatsız birkaç ayrıntı dışında bana kalırsa isterdi. Şimdi yaşadıklarından memnun, çünkü üne oynuyor, oynadığı oyunu kazandı. Ne var ki üne oynayanlar genellikle tatminsizdir. Pamuk'un da ilk zafer duygularını kaybetmeye başladığını ve doyumsuzluğunun öne çıkmaya yüz tuttuğunu söyleyebilirim. Buradan başka bir şey söyleyeceğim: Bu durum, yani mağduriyet havası ona aslında yarıyor. Medya'da ve edebiyatın medyadaki otoriteleri arasında Pamuk'un geniş ve fanatik bir destekçi kitlesi var. Onlar söz konusu kaba saldırıları örnek göstererek Pamuk'a yönelik her türlü eleştiriyi, ne kadar düzeyli olursa olsun susturmaya çalışıyorlar. Çok basit örneği, bu kitapla Pamuk'u öven Agora Yayınları'ndan çıkan kitap bir hafta arayla çıktı. Karşılaştırın. Biri büyük destek görüyor medyada, bizimkinin üstü örtülüyor. Saf bir iyi niyet taşısam şöyle düşünürdüm: Şimdi bu medyadakiler düşünce özgürlükçüsüler ya, aynı anda iki kitap çıkmış diye sevinirler. Bu iki kitabı karşılaştıran yazılar yazarlar, iki kitabın yazarlarını bir araya getirip tartıştırırlar... Bereket saf değilim, o zaman beklentim artardı. Şimdi bu sizin yaptığınız söyleşi var ya, sıradan bir şey değil. Kıymetini cidden takdir ediyorum.

Bu yaşadıkları yazı hayatına ne yönde etki eder?

Şimdi, "Ben siyasi nedenlerle kazanmadım bu ödülü, edebiyatım da çok güçlüdür" mesajını veren eserler üretmeye çalışacaktır. Ama tek kaygısı bu olursa hem edebi anlamda, hem de piyasa anlamında başarı düzeyi büyük ihtimalle düşecektir.

Türkiye'de bu başarıyı yakalayacak, Pamuk'un izinden giden başka yazarlar var mı?

Hemen Elif Şafak geliyor aklıma. Onun edebi gücü Pamuk'tan bayağı daha fazla. Pazarlamacı yeteneği Pamuk'la kıyaslanabilir mi, evet kıyaslanabilir. Sadece Nobel açısından biraz şanssız, yaşlanmayı bekleyecek.

Kaynak : http://yenisafak.com.tr/kitap/default.aspx?t=12.10.2007&c=27&i=72619

Dünyayı Değiştiren Fotoğraflar

Bazıları siyah beyaz bazıları renkli... Bazıları iç burkan cinsten bazıları gülümseten... Hepsi ama hepsi insanoğlunun kısa tarihine damgasını vurmuş kareler...

İşte herşey böyle başladı...

Yıl 1826. Fransız mucit Joseph Nicéphore Niepce insanlık tarihine damgasını vuracak bir buluşa imza atarak ilk fotoğrafı çekmeyi başarıyor. Niepce karakutu kullanarak görüntüyü kurşun-kalay alaşımı özel bir plakaya düşürmüştür. Bu plaka bitümen denilen ışığa duyarlı bir maddeyle kaplıydı. Biraz bulanık olan görüntünün oluşması için 8 saat beklemek gerekiyordu.

Yıl 1896. İlk fotoğrafın çekilmesinin üzerinden tam 70 yıl sonra Nobel Fizik Ödüllü Alman bilimadamı Wilhelm Konrad Roentgen ilk kez x ışınlarını kullanarak insan vücudu daha önce yapılmamış bir biçimde fotoğraflamayı başardı. Kendi adı verilecek bu buluşun fizik dünyasından çok tıp dünyasında yankı uyandıracağını kim bilebilirdi...

İlklerden devam edelim. Bu seferki yenilik için çook uzun zaman beklememiz gerekti. 1992 yılında Tim Berners-Lee tarafından yukarıda görmüş olduğunuz fotoğrafı World Wide Web'de yayınlamayı başarmıştı.

Amerika Birleşik Devletleri, İkinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde Hiroşima'ya atom bombasını attıktan 3 gün sonra 9 Ağustos 1945 (Amerikan kaydına göre 10:58'de, Japon kaydına göre saat 11:02'de), Plütonyum-239 tipi atom bombası "Fat Man" (Şişko Adam, resmî adıyla Mark III) ile ikinci katliâmı gerçekleştirdi. Bu atom bombasıyla Nagasaki'nin toplam nüfusu yaklaşık 240.000 kişi içinde 74.000 kişi hayatını kaybetti ve binaların yüzde 36'sı tamamen yok edildi. 2007'te, Nagasaki belediyesinin resmî listesine göre, o an öldürülen ve ya daha sonra atom bombasının etkisiyle ölenlerin toplam sayısı 143.124'a ulaşmıştı. Bu fotoğrafta insanlığın zihnine "Atom bombasının patlamasından meydana gelen mantar şeklindeki bulut" olarak kazındı.

Hiç şüphesiz İkinci Dünya Savaşı tüm milletlerin hafızasında unutulmaz izler bıraktı. Ancak hiçbiri bu küçük kızda bıraktığı izler kadar iç burkan cinsten değildir herhalde. Fotoğrafçı David Seymour'ın 1948'de çektiği bu karede Polonyalı küçük Teresa karatahtaya evini çizmekte...

İkinci Dünya Savaşı konusunda iki kelam edilecekse bu fotoğrafa değilinmeden olmaz sanırım. Alfred Eisenstaedt'ın 1945'te çektiği bu fotoğraf savaşın bitişinin bir simgesi olmuştur. Fotoğrafta savaşın bitişini çoşkuyla kutlayan insanların fon oluşturduğu bir ortamda genç bir denizci güzel bir hemşireyi öpmektedir. Tabi birbirlerini hiç tanımamaları işin en güzel kısmı olsa gerek :)

1957 Douglas Martin, ABD.

ABD'de sadece beyaz öğrencilerin devam ettiği Harry Harding Lisesi'ne kabul edilen ilk siyah öğrencilerden Dorothy Counts'ın okuldaki ilk günü. Tacizlere sadece 4 gün dayanabilmişti.Özgürlük dağıtan ABD'nin kısa tarihinden küçük bir ironi...

Tiananmen, Çin'in Pekin şehrinden bulunan dünyanın en büyük meydanı. Aynı zamanda 1989 yılında Çin Komünist Parti'sine karşı yapılan protestolarında merkezi. Görmüş olduğunuz fotoğraf Stuart Franklin Magnum tarafından çekilmiş. Fotoğraftakinin kim olduğu bilinmiyor. Büyük ihtimalle daha sonra plastik mermilerin hedefi olacak bir üniversite öğrencisi...

Bu seferki protesto Vietnam'dan. Hükümetin budist rahiplere uyguladığı zulmü yapılabilecek en çarpıcı biçimde, kendini yakarak, protesto eden bu rahibi adı Thỉch Quảng Đức. Söylediğine göre yanarken hiçbir ses çıkarmamış ve hiç hareket etmemiş. Ancak ölümü Vietnem ordusunun kurşunları yüzünden olmuş.Malcolm Browne,1963

Hazır protest olmaktan bahsetmişken bu fotoğrafa değinmeden olmaz diye düşünüyorum.Daha önce görmeyen yoktur herhalde Che'nin bu fotoğrafını. Hikayesine gelince: 4 Mart 1960 La Coubre patlaması nın ardından kazada ölenlerin cenazesinde çekilen bu fotoğraf yayınlanmak için tam 7 yıl beklemiş. Alberto Korda tarafından yayınlandığında ise devrimin simgesi devrimcilerin ilham kaynağo olmuştur.Şimdi mi? Şimdi sadece popüler kültürün yeni oyuncağı...

Filistinli baba Jamal Gazze Şeridi'nde 12 yaşındaki oğlu Muhammad'i İsrail askerlerinin kurşunlarından korumaya çalışıyor. İki Fransız gazeticinin kaydettiği videonun son karesinde Jamal can vermiş Muhammad ise ağır yaralıdır.

Ve işte benim favorim. Yeşil gözleriyle ekranı delercesine size bakan bu bu Afgan kızın adı Sharbat Gula. National Geographic dergisine 17 yıl önce kapak olan bu fotoğraf Steve Mccurry tarafından çekilmiş. Kendisi 2004 yılında o kızı tekrar bulup yine National Geographic'e kapak yapmıştır. Ancak henüz 30lu yaşlarda olmasına rağmen evlenmiş ve 3 de kızı vardır. Gözlerindeki eski parıltıdan eser kalmaması da savaşın zorlaştırdığı hayatının acı bir sonucudur.

Her Yöne Argonun Dakikası Kaç Para İvedik

Kaynak : http://www.haber7.com/haber/20090218/Her-yone-argonun-dakikasi-kac-para-Ivedik.php

Kalın kaşlı, yağlı saçlı, 'gompleksli' ağzı küfürlü, kaba saba bir karakter, gündemden düşmez oldu. İvedik, bir ‘halk kahramanı’ mı, yoksa Türk toplumunun gittikçe bayağılaştığının somut bir göstergesi mi?

Recep İvedik kimdir? ‘Bir halk kahramanı mı? Toplumdaki ‘lümpen’leşmenin resmi mi? Ya da siyasi krizler ile zor hayat şartları arasında sıkışmış insancıklar için, buhranlı ortamlardan kaçıp kahkahalara sığınmanın adı mı? Kaba saba, saçı sakalı birbirine karışmış, bitişik kaşlı, yağlı saçlı, her önüne geleni yıkıp deviren, ‘gompleksli’, asabi, patrona da çaycıya da aynı muameleyi gösteren, hiçbir otorite ya da kural tanımayan bu ‘garip’ adamın filmine halk neden bu kadar çok rağbet etti? Onda kendilerini gördükleri için mi, yoksa onu ‘öteki’leştirdikleri için mi?

Yaklaşık dört buçuk milyon kişiyi sinemaya taşıyarak Türkiye’de tüm zamanların rekorlarını kıran bu filme artık kayıtsız kalmak zor. Birçok sosyolog için çoktan bir araştırma konusuna dönüştü İvedik. Bazı yönetmenlerin ise ‘Nasıl oldu da bu film bu kadar çok izleyiciyi salonlara topladı?’ sorusunun cevabını araştırdıkları kulağımıza geldi. Talan ettiklerini çok da umursamadan, milleti kahkahalara boğarak yoluna devam etse de Recep İvedik’in istikametini kestirebilmek mümkün görünmüyor. Hayatımızın ortasına bir ‘külçe’ gibi düşen, ‘hayvanım ama evcil değilim’ diyen bu garip yaratığın nereden geldiğini ve nereye gittiğini bilirkişilere sorma ihtiyacı hissettik. Onun şeceresini Türk sinemasının geçmişinde görmeye çalıştık ve bugüne nasıl geldiğini, halkı nereye götürdüğünü sosyologlara danıştık. Özetle Recep İvedik’i bir sosyal vakıa olarak ele aldık.

Geçen hafta pazartesi günü yapılan galada Recep İvedik bir kere daha sinemalara teşrif etti. Lütfi Kırdar’ın ihtişamlı salonunu bile zorladı katılımcıların talebi. Ve perdede ‘bir halk kahramanı’ Recep İvedik belirince salonda alkış koptu. Evinden çıkan İvedik, el şakaları ve yüzündeki alaycı ifadeyle yanından geçtiği her nesne ve kişiye bir şekilde izini bıraktı. Merdivene çıkmış bir adamın pantolonu aşağı çekildi, yaşlı bir amca kaldırımın bir tarafından alınarak diğer tarafına konduruldu, arabasını tamir eden birinin kafasına kapak indirildi. Nihayetinde İvedik’in mutlu mesut, bilhassa kendine has kahkahaları izleyicilerinkine karıştı.

Bu defa Recep İvedik’e yan rolde ninesi eşlik ediyor. Play-Station oynayan, konuşurken küfürlerini sakınmayan, el hareketi yapan bu yaşlı teyzenin asabiyeti, İvedik’in karakterini anlamamızı nispeten kolaylaştırıyor. Torunundan istedikleri: İş bulması, evlenmesi ve saygınlık kazanması.

Film boyunca İvedik’in iş bulma maceralarını, saygınlık kazanma ve evlenme çabalarını izliyoruz. Her ne kadar Şahan Gökbakar filme küfrün uğramadığını iddia etse de Recep İvedik 2’de bolca küfür ve müstehcen espri mevcut. Mizah, kaba el şakalarına ve ileri derecede argoya teslim edilmiş. Sinematografik kaygılarla Recep İvedik 2’ye yaklaşmak ise anlamsız. Kimilerine göre gereksiz olan bu teferruatın yanına bile uğramamış film. Skeçlerin arka arkaya gelmesinden müteşekkil bir senaryo yazılmış. İvedik’in kalın kaşlarını görmediğimiz bir kare bile yok.

APTALLAŞTIRICI BİR MİZAH

Komedi filmleri, son yıllarda harekete geçen Türk sinemasının en çok rağbet gören türü. Yakın geçmişte ilgi gösterilen ve tartışılan filmler arasında AROG, Osmanlı Cumhuriyeti, Muro Nalet Olsun İçimdeki İnsan Sevgisine, Destere, Maskeli Beşler Kıbrıs’ta, Çılgın Dershane Kampta gibi çok sayıda film var. Mizahın nicel açıdan Türk sinemasında fonksiyonunu yerine getirdiği söylenebilir. Peki, ya nitelik ne durumda? Bu konuda farklı görüşler mevcut. Kimileri için bu filmlerdeki mizahın dozu yeterli hatta iç açıcı; bazıları ise karamsar, durumun gün geçtikçe vahim bir hâl aldığına inanıyor. Bayağı espriler, küfür, şive ve cinselliğe dayalı mizah anlayışı Türk sinemasını ve muhatap kalan halkı gün geçtikçe dibe çekiyor.

Malum tablodan rahatsız olan isimlerden biri, sinema eleştirmeni Tunca Arslan. Arslan, “Recep İvedik gibi bir film, tüm zamanların rekorunu kırıyorsa, yaklaşık 4,5 milyon kişi böylesi bir ‘mizah’ için gişelerde kuyruk oluşturuyorsa hâlimiz her açıdan harap demektir. Türkiye’de artık ister beyazperdede ister televizyon ekranında olsun, üretilen mizah ciddi anlamda ruh hastalığı belirtileri içeriyor. Resmen akıl hastası tiplemelere ya da küflenmiş belden aşağı esprilere gülmeye zorlanıyoruz. Recep İvedik, taklit ettiği Borat’ı bile mumla aratacak kadar eleştirel yaklaşımdan uzak, apolitik, dünyada olup bitenle zerre kadar ilgisi bulunmayan bir anti-kahraman. Uyarıcı olmayı bırakın, aptallaştırıcı bir mizah anlayışı egemen oldu.”

Doğrusu bu tarz eleştirilere Recep İvedik, ‘‘Efendi olun, adam olun lan!’ deyip geçiyor. Birinci filmden sonraki tartışmaların hiçbiri ikinci çalışmada dikkate alınmamış.

HAYATIN VE İNSANIN BİR AĞIRLIĞI OLMALI

Hâlbuki toplumsal gerçekliğe gülünç, sıra dışı, eğlenceli bir dille yaklaşmak anlamına gelen mizahın ana karakterlerinden biri de eleştirel olması, kişiye özgürlük alanı açması. Mizahın uyarıcı etkisinin, özellikle son dönem çekilen filmlerde ıskalandığı aşikâr. Mizah, yeni ve çarpıcı sorular üretebilen en etkili dillerden biri yönetmen Sırrı Süreyya Önder’e göre. Bir tür direniş. Hayata dair her alanda, özellikle sanat ve siyasette hikmetsizlikten, sululuğun geçer akçe olmasından rahatsız Önder, herhangi bir şeyin eğretilemesi ve çözümlemesine dayanmayan bir mizahın tümden anlamsız olduğuna inanıyor: “Hayatın ve insanın bir ağırlığı olmalı. Bu nedenle mizah işine sinemadan bakıldığında, önümüzde Chaplin gibi bir örnek bütün görkemiyle ışıldar. Mizahı dramatik yapıdan hümanist bir çerçevede çıkarmak; yapılması gereken bu olmalıdır. İnsanların ‘biraz da gülelim, nedir bu kasvet’ demeleri mide bulandırıcı.”

Sanat eserlerinin hayatla arasında bir bağ kurabilmesi önemli. Bunlar dikkate alındığında Türkiye’de popüler kültürün, ideolojik söylemi ve sosyolojik arka planının anlaşılması elzem Önder’e göre: “Türkiye’de popüler kültür, giderek kültür teriminin yerini alan ve insanların daha fazla tek bildikleri kültürel form olmaya gitmekte.”

Peki, geçmişte Türk sinemasında mizahın hâl-i pürmelali neydi? Şimdiki filmlerde en büyük sıkıntı tamamen küfre, cinselliğe, belden aşağı esprilere dayalı bir mizah anlayışının hâkimiyeti. Geçmişteki filmlerde bu farklı mıydı?

Türk sinemasının ilk komedi karakteri karşımıza 1921’de çıkar: Şadi Fikret Karagözoğlu’nun ‘Bican Efendi’ tiplemesi. Fakat güldürü sinemasının şekillendiği yıllar 1960-70’ler. 1960’larda Feridun Karakaya ‘Cilalı İbo’ tiplemesiyle dikkat çeker. Vahi Öz, ‘Kart Horoz’ ile çevresindekilere adı üzerinde horozlanır. Derken ‘temem bilakis’, ‘abudik gubudik’, ‘Adanalı Celal’ replikleriyle Adanalı Tayfur sahnelerde yerini alır. Öztürk Serengil’in, bu tiplemesiyle argo ve küfrü filmlere taşımada katkısı dikkat çekmekte. Sadri Alışık’ın ‘Turist Ömer’i gibi o dönemde tek bir tip üzerinde şekillenen komedi filmlerinde daha çok lümpen karakterler göze çarpar.

70’li yıllara Ertem Eğilmez, ‘Hababam Sınıfı’ serileriyle imzasını atar. İnek Şaban tiplemesi bu sınıfa sığmaz ve birçok filmin ana malzemesine dönüşür. Dönemin sorunlarına, o şaşkın ifadesi ve ezberimizdeki repliklerinin ardından değinir. 60’lı yıllarda başlayan bol argolu, küfürlü, lümpen komedilerin 70’lerde salon güldürülerine dönüştüğüne değinmekte mizahçı Cihan Demirci. 80’lerde komedi filmlerinde toplumsal eleştiri, sosyal konular ön plana çıkar. Bu yıllarda yıldız sanatçılar arasında İlyas Salman, Müjdat Gezen, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Ayşen Gruda gibi isimler vardır. 90’lı yılların özellikle güldürü filmleri adına en büyük kazanımı ise Yavuz Turgul’dur.

2000’lerde artık yeni bir kuşağın filmleri perdede arz-ı endam eder. Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar. Özellikle 2000’lerin başında komedi filmlerinin değişmez siması, eski kuşaktan miras, her dönem farklı bir şekle bürünen Mehmet Ali Erbil’i de unutmamak gerek.

SEYİRCİNİN MİZAH ANLAYIŞINDA GERİLEME VAR

Sinema tarihçisi Giovanni Scognamillo, “Geçmişte insanlar espriye gülüyordu, günümüzde belden aşağı şakalara... Eskiden de küfür vardı ama daha masumdu. Seyircinin mizah anlayışında gerileme var.” diyor. Hâlbuki Türkiye’de toplum, güçlü bir mizah geleneğine sahip. Osmanlı’da dalkavuklardan Keloğlan’a, Karagöz-Hacivat’a kadar giden bir mizah kültürü mevcuttu. Cumhuriyet döneminde mizah dergileri her zaman büyük ilgi gördü. Ne oldu da bu güçlü gelenek bayağı bir dile sıkışıp kaldı? “Gerçek mizah yazarları da eksik günümüzde, güldürü yapmak isteyenler artık kolaya kaçıyor. Halktan gelen malzeme de galiba eskisi kadar güçlü değil, yozlaşma var.” cevabı yine Scognamillo’ya ait.

Mizah çelişkiden doğar. Yönetilenin yönetenle, kadının erkekle, çocuğun yetişkinle, gecekondunun gökdelenle, insanın doğayla çelişkisinden beslenir hep. Mizah yapmak biraz da kafa tutmaktır. Lâkin önüne gelen her hedefe ve rastgele değil. Sinemamızda mizahın konumlanışındaki en büyük değişiklik de bu noktada. Artık çelişkilere göz dikilmiyor, fincancı katırlarını ürkütmek göze alınmıyor. Bu sadece sinema için mi geçerli? “Başbakan, karikatüristlere karşı açtığı davaları kazanamıyor ama sonuçta ‘kaybeden’ gene de hep mizah. Bugün mizah diye sunulan şeylerin esası, lise esprilerinden, kolej argosundan ve ‘geyikten’ öteye geçmiyor. Bence mizah, yalnızca sinemada değil, tiyatroda da, edebiyatta da, televizyonda da açık biçimde yenildi, yere serildi.” diyor Tunca Arslan.

Mizah, birbirlerini eleştiren benzerlerin malzemesi olduğunda anlamı da yok olmakta, hedefsiz kalmakta ya da daha da kötüsü, karşısına gelen her hedefe çarpmakta. İri cüssesiyle her önüne geleni deviren Recep İvedik bunun vücuda gelmiş hâli. Örneğin, yerli yersiz küfür kullanımı, küfrün asıl işlevi olan aşağılama etkisini yok etmekte, sadece işlevsiz bir komiklik etkisine dönüştürmekte. Bu kullanımın çocukların dünyasında ilgi uyandırması anlaşılabilir ama büyüklerde bir karşılığının olmasını açıklamak güç kültür sosyoloğu Prof. Dr. Orhan Tekelioğlu’na göre. Tüm bunlar yeni bir mizah anlayışının belirdiğinin de göstergesi. Bu yeni anlayışın en önemli farkı, dışsal ve hiyerarşik olarak üste konumlanan bir hedefe (örneğin hükûmet, patron, baba, hoca vb.) yönelmekten çok eşit konumlanan bir ‘benzerini’ mizahın hedefine yerleştirmek.

HADİ BENİ GÜLDÜR!

Son dönem vizyona giren komedi filmleriyle ilgili olumlu yaklaşımlar içinde olanlar da var. Bunlardan biri de yakından tanıdığımız mizahçı Hasan Kaçan. “Mizahla ilgili tüm filmleri canıgönülden destekliyorum.” diyor. Hatta içinde küfür bile varsa. Her gün parçalanmış insanlar, bombalanmış şehirler görüp kanıksamaktansa içinde birkaç küfür de olsa insanın yüzünü güldüren sinemayı önemli buluyor. Kaçan’a göre iki tane küfür içeren filmle kıyaslanmayacak ölçüde tahrip ediyor bu görüntüler bizi. İnsanların içini karartan, bayıltan filmler yerine komedi çekilmesini daha anlamlı görüyor.

Mizahı sadece muhaliftir ya da küfürsüzdür gibi belli tanımlara sıkıştırmak da Kaçan’a göre sakıncalı: “Mizah bin türlü şeydir.” İnsana yaşama arzusu, enerji vermesi, insanı güldürmesi, mutlu etmesi mizahın önemini belirginleştiriyor. Bu bir gerçek ama mizahın da sınırları, kuralları olmamalı mı? Gırgır dergisi döneminde Oğuz Aral iş arkadaşlarını karşısına alır ve manifestosunu açıklar: “Sakatlar, dinî inançlar ve cinsellikle ilgili mizah yapmamalıyız.” Bu konuları kaşımamaları için arkadaşlarını uyarır. O dönem Aral’ın bu paylaşımından nasiplenen Kaçan da mizahın kuralları, sınırları olması gerektiğine inananlardan. Kendi ölçülerini belirleyeli yıllar olmuş: Mizahçı, hiçbir görüşün, ideolojinin, siyasi oluşumun yanında yer almamalı. Haktan ve adaletten yana tavrını belirlemeli. Kişiye değil, insanlığa göre değişmez değerlerin savunucusu olmalı.

Kaçan’a göre, son dönemde çekilen komedi filmlerine haksızlık ediliyor. Eli kalem tutan bir Allah’ın kulunun olumlu şey yazmadığından serzenişte bulunuyor. “Mizahçının ille de bir derdi niye olsun? Hadi beni güldür. Dünyanın en zor işinden bahsediyoruz. Bir insanı kızdırmak, terletmek, ağlatmak çok kolay ama mutlu etmek, güldürmek en zorudur. Ben bunu yapabilene, toplumsal mesajın nedir diye sormam. Ama tabii şu var; güldürürken beni ben, toplumu toplum yapan özelliklerle oynamamalı. Zaten bunu yapan güldüremez.”

Bir insanı güldürebilmek gerçekten de çok kolay olmasa gerek. Fakat televizyondaki programlara ve sinemalara baktığımızda halkın gülmekte pek de zorlanmadığı dikkat çekiyor. Ekonomik buhranlar ve siyasi krizler, insanları, ciddi bir beklenti içine girmeden, gülmek ve rahatlamak istedikleri alanlara sevk ediyor. Özellikle bunalımlı dönemlerde izleyicinin mizah ve melodram tarzı duygu aktarımına müsait, gülecekleri ya da ağlayacakları filmlere yöneldiğini sosyologlar da ifade ediyor. Son dönemde Türk sinemasında bu iki eğilimin belirginleştiğine dikkat çekiyor kültürel çalışmalar uzmanı Ali Şimşek. Amerika’da da son kriz döneminde en çok komedi filmlerine ilginin arttığını biliyoruz.

TÜRKİYE’DEKİ EN BÜYÜK TEHDİT LÜMPENLEŞME

Mizahın temel aktörleri arasında her zaman küçük insan olagelmiş. ‘Küçük insan’ yani köylü, ayak takımı. ‘Büyük insan’ ise egemen, aristokrat. Nasreddin Hoca’dan Keloğlan’a, Turist Ömer’den Recep İvedik’e uzanan mizah anlayışında da hep küçük insanın acıları, hüzünleri mizahın ana malzemesi. Sosyal yapı değiştikçe küçük insan da hayatın içinde yeni bir konum ve biçim alıyor. Bundan tabii ki daha üst sınıflar da etkileniyor. Sosyolog Ali Bulaç, Türkiye’nin en önemli probleminin lümpenleşmek olduğu kanaatinde. Geçmişteki eğitimin fonksiyonunu, günümüzde medyanın alması en önemli tetikleyici. Toplum bir yanıyla çözülmekte, diğer taraftan lümpenleşmekte. Bunun tezahürleri magazin, eğlence ve sinema âleminde de kendini belli etmekte.

Bulaç, bu durumu siyasi hareketlilikle açıklıyor: “CHP döneminde yozlaşmaya karşı gardını alıyordu siyaset. Muhafazakâr siyaset 5-6 yıldır iktidarda ve konumunu muhafaza etmek ve değişimi yönlendirmek üzerinden stratejisini belirlemekte. Muhafazakâr siyaset içinde postmodern algı vardır ve ne olsa gider. Toplumun geldiği nokta lümpenleşme, bayağılaşmadır. Bundan en çok etkilenenler de varoşlarda yaşayanlar ve muhafazakâr aileler.”

Bulaç’ın altını çizdiği önemli bir nokta varoşlardakiyle sınırlı kalmayıp kültürel lümpenleşmenin de yaygınlaşması. Tahsil görmüş olmak, bu etkiye maruz kalınmadığı anlamına gelmiyor. Siyasetin kullanılan dilde, hayatın şekillenişindeki belirleyiciliği aşikâr. Zira başbakanın ‘ananı da al git’ türü demeçlerinde de bu çözülmenin izleri görünmekte. Lümpenleşmenin yaygınlaşmasında mizahın meşrulaştırıcı yönünün de etkisi büyük.

Ezcümle insanlar akın akın Recep İvedik’e gitmekte ve aslında kendilerine gülmekte. Ona hem kendilerine ait özellikleri taşıyan bir karakter hem de sevmedikleri sıfatları içinde barındıran ‘öteki’ mesafesinde baktıkları için belki de bu kadar izleyiciyi çekiyor film. İvedik’in hiçbir otoriteyi, kuralı tanımaması izleyiciyi rahatlatıyor, mutlu ediyor. Recep İvedik’in bundan sonraki istikameti nasıl olur bilinmez.

Ali Şimşek’e göre İvedik tehlikeli bir karakter. Zira nereye evrilir, bir sonraki adımı ne olur kestirmek zor. Şimşek, İvedik’in Kurtlar Vadisi ile mesafesinin uzak olmadığına değiniyor. Faşizan bir yöne de savrulabilir, sosyalist de olabilir.

Tüm bu tartışmalar süredursun; Recep İvedik, iri cüssesiyle önüne geleni yıkarak ilerlemeye devam ediyor, bir yandan da halkı en mahrem konularda tabiri caizse gıdıklıyor. Geçtiği sokaklardaki gibi muhakkak salonlarda da izini bırakıyor. Serinin devamını da çekmeyi planlıyor Şahan Gökbakar. Recep İvedik’in istikametini görebilmek için biraz da ona söz verelim:

KOMŞUSUNUN SEPETİNİ ÇEKEN ADAM

-Recep İvedik nasıl ortaya çıktı?

İşler bu kadar büyüdükten sonra, karaktere şu metinleri, felsefeyi yükledik diyebilirdim sana ama Recep İvedik’in çıkışında aklımızdan en ufak bir toplumsal ayna olma fikri geçmedi. İnternette okuduğumuz, üst komşusunu sepetinden çekip aşağı düşüren birinin haberi üzerine, adını koymadan bir skeç çekmeye başladık. Ben bu adam nasıl olur diye hayal ederek kaşlar çizdim, kirli sakal yaptım ve bu tip çıktı ortaya. İnsanlar bu adama çok sevgi besledi. ‘Kim beş yüz bin istemez ki?’ diye bir skece de yarışmacı olarak katıldı aynı tipleme, orada ‘Adınız ne?’ sorusu sorulunca aklıma gelen ilk ismi, Recep İvedik’i söyledim ve adı da böyle kondu. Tamamen eğlence amaçlı çektiğimiz bir skeçti, toplumsal bir analiz yapalım diye bir derdimiz yoktu.

-Toplum neden bu kadar çok rağbet gösterdi İvedik’e sizce?

Birincisi, çok komik. İkincisi, herkesin bilinçaltındakini yapıyor bu adam. El şakaları, argonun toplumda bir karşılığı var. Toplumumuzun yaptığı detay hareketleri yapıyor hep, o yüzden çok sevdiler. Toplumsal tabuları tanımıyor, genel müdürle de çaycıyla da aynı şekilde konuşuyor. Clinton geldiğinde burnunu sıkmıştı ya bir bebek. Aynı onun gibi tavrı. Bunu koca bir adamın yapması gibi. Bu filmde de var böyle sahneler. İş dünyasına giriyor, kriz var. Çocukları çok çekmesinin sebebi de fiziksel özellikleri. Ayı gibi bir adam, çocukların oyuncaklarına benziyor; gülmesi, tipi.

-Filminiz çok eleştirildi. Bayağı bir karakter, seviyeyi düşürüyor, küfür çok diye. Eleştiriler üzerinden ikinci filmi çekerken yaklaşımınızda değişiklik oldu mu?

Yok. Hiçbir değişiklik yok, aynı karakter aynen devam ediyor.

-Recep İvedik otorite, kural tanımıyor. Peki, sizin belli kurallarınız var mı?

Ben filmin küfürlü olmadığını düşünenlerdenim. Küfür komiği yapılıyor diye nitelenebilecek bir karakter yok karşımızda. Filmdeki karakter argo konuşmak zorunda. Küfür değil de argo konuşan bir adamın başından geçen komik olaylar ve durum komedileri var. Bunun on misli küfür barındıran sanat filmlerine kimse ses çıkarmadı. Recep’inkiler galiz küfür değil, tabii ki buna özen gösteriyorum.

-Bunlar asla karakterde olmamalı, topluma zarar verir dediğiniz oluyor mu?

Bir filmin topluma zarar vereceğine inanmıyorum.

-Ama bir etki yapıyor.

Etki başka, zarar başka.

-Bu etki, zarar da olabilir.

İki saat gülerek ya da dramatik bir filmde ağlayarak kimseye zarar gelmez.

-Recep İvedik karakterleri artsa topluma zarar vermez mi?

Ben Recep İvedik gibi tiplerin topluma zarar verdiğini düşünmüyorum. Toplumda her yerde var zaten, yaşadıkları ortamlarda bulundum. Bu insanlar toplumun yürüyebilmesini sağlıyor bence.

-Küfürsüz komedi filmleri girdi vizyona, onlarla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Onlar da küfürlü. Küfürsüz diye bir sıfat olmamalı. Kalorisiz kola değil bu, bir film. Ha ağzınla küfretmişsin ha gösterdiğin olayla. Bence belirli bir dozda olmalı küfür. Ama küfrederek insanları güldürmeye çalışırsan orada bir problem var.

-Kullandığınız dili Cem Yılmaz gibi komedyenlerinkinden farklı görüyor musunuz?

Ben bıçakla ayrılacak derecede bir fark görmüyorum. O da doğal diyaloglar, durumlar, komediler yapıyor, ben de. Arif ile Recep İvedik tabii çok farklı. Biri daha düzenbaz, Kapalıçarşı esnafı. Biri de daha dangıl dungul ama dobra, dürüst, toplumsal değerleri olan muhafazakâr bir adam.

-Türk toplumu lümpenleşiyor ve bu sebeple Recep İvedik ilgi görüyor deniyor. Ne düşünüyorsunuz?

Bence toplum hiçbir şeye dönüşmüyor, biz zaten böyle insanlarız. Ben bu sokaklarda büyüdüm, hiçbir değişiklik görmüyorum. Bizim toplumumuz güzel. Sürekli devinim var ama insanların özünün değişmediğini düşünüyorum. Yaptığım işin bayağı ve ucuz, onu izleyenlerin de lümpen olduğuna inanmıyorum. Bunu düşünmek ruh hastalığı olur. Türkiye’nin en fazla gişe yapmış filmini izleyenlere bayağı, ucuz, lümpen diyemezsin. Aynı insanlar Çağan Irmak’ın da Cem Yılmaz’ın da filmine gidiyor. Sen de bir eleştirmen olarak yazılarını aynı insanlara sunuyorsun. Bu insanları senin dergini alırken entelektüel, benim filmime giderken aşağılık, bayağı diye nitelendiremezsin. Türkiye’de böyle ayrı enflasyonlar yok. Recep İvedik bayağı demek bir entelektüel gömlek giymek. Entelektüel olsa böyle eleştirmez, o zaman ne farkı kaldı? Recep İvedik’te beğenmediğine ‘bu ne salak’ diyor o da.

Ali Şimşek: ‘KÜÇÜK İNSAN’ YENİDEN DİREKSİYON BAŞINDA

Geçmişteki mizah filmleri ile yakın zamanda vizyona girenler arasında önemli farklar var. Bu 90 sonrası kültür ve 91’de yayın hayatına giren Leman mizah dergisinin stratejileri ile bağlantılı. Bunu kavramadan Recep İvedik kırılmasını anlayamayız. Recep İvedik ile Cem Yılmaz dili bitiyor, sinyalleri görüyoruz, onun için kamplaşma var mizahçılar arasında.

Küçük insan ile mizahın yakın ilişkisi var. Türk sinemasında küçük insanın yerini bulduğu aralık 70’li yıllar. 70 öncesi mizah biraz kentli, Akbaba, Dolmuş gibi dergilerde aydınlanmış, laik orta sınıfın ürettiği espriler var. Gırgır, ilk defa mizah dergisine mahallenin insanını taşıyor. Sıradan insan, bakan konumuna geliyor. Bu büyük devrim ve mahalleden karikatürcüler çıkarıyor. Leman’ı üretenler oradan yetişiyor.

90’lar dünyanın en parlak yılları. Neşeli bir dönem; sosyalizm tehdidi yok, iyi paralar kazanılıyor, kent değişiyor.En önemlisi bütün dünyada ‘yeni orta sınıf’ diye bir kesimin ortaya çıkması. Yeni orta sınıf, üniversite mezunu; finans, medya gibi alanlarda istihdam edilen bir kesim. Etli bir yapı değil, ara sınıfsal bir form, her an değişebilir. Mesela işsiz kaldığında. Bu yıllardaki kırılmayı Leman’da görüyoruz. Reklamcılıktan gündelik dile, sinemaya her şeyi belirler bu dil. Cem Yılmaz’ı çıkarır ortaya. Leman’da karikatür çizen bir çocuk iken bu mizah anlayışının ete kemiğe bürünmüş, Porche hâlidir Yılmaz. Melodramlarla dalga geçilen, nayır, nolamazlar ile alay edilen yıllar. Eğitimli bir kesim alt sınıfları, küçük esnaflığı didikliyor. Ondan farklılaşma özlemini ifade ediyor. Çizgili pijama, ince belli çay bardağı, danteller, örme kazaklarla dalga geçilen koca bir dönem.

Doksan öncesi ‘bakan’ olan küçük insan doksan sonrası ‘bakılan’ olmaya başlar. Aktör, özne iken nesneleşir. Gırgır’da mahalleli aktördü, Leman’da mahalleli bakılan, didiklenen, gülünendir. Bu kırılmada dil, mizahtan ironiye kayar. Mizah daha bedensel, dış sesli bir dildir. Bu süreçte yeni orta sınıfın gözünden kendine gülmeyi öğrenir küçük insan. Bu dili sever, kendine inançsızlığı, biz adam olmayız fikri perçinlenir.

Artık bu değişiyor, Recep İvedik bunun işareti. Yeni orta sınıf 2001’de darbe aldı, düşüşte. İroni dili temizlenecek zamanla, bunun uçlarını gördük. İroniye dönük eleştirellik artıyor. İroninin yerine daha bedensel mizah geliyor, Recep İvedik’te bu dili görüyoruz. İroni zekâ gerektirir, İvedik bedensel mizahı kullanır. Cem Yılmaz’ın, bir tişörtü, yeni orta sınıfın sevdiği dazlak kafası ve koltuğu vardı. Recep İvedik ‘stand up’ yapsa oraya çekyat koyardı.

İroni, sinizm, inançsızlık bir manada postmodernizmin sanatta, orada burada temel stratejisi. Artık bu değişti. Recep İvedik ile bunu yakaladık. Leman stratejileri, hâl durum, küçük esnaflık var İvedik’te ama beraberinde büyük bir pişkinlik ve cüret de var. Küçük insan yeniden bakmaya başlıyor. Problemleri, küfürleriyle birlikte. O yüzden orta sınıflar ve yeni orta sınıflar sevmedi bu karakteri. Onlar, Cem Yılmaz’ın sinik, acıtan dilinden lezzet duyuyordu.

Recep İvedik kaba saba, seçkinlerin dünyasına dâhil değil, atleti, terliği var, teklifsiz ama aynı zamanda dürüst, iyi bir kahraman. Recep İvedik 2’nin daha sert ve oturmuş bir dili var. Orta sınıftan ve seçkinlerden rövanş alıyor: İvedik iş arıyor, kariyer koçluğu yapıyor, iş adamları toplantısını dağıtıyor, yeni orta sınıf partisini Sincan havasıyla dolduruyor. Bu filmin başarısını artıracak çünkü yeni orta sınıf hayal kırıklığını okuyacak, kendinden alınan rövanştan keyiflenecek ve filme gidecek.

Genel kırılma bu yönde. Ama özellikle bu sene vizyona giren filmlerde eski anlayışın melezlenerek zirve yaptığını görüyoruz. Şu an vizyondaki filmler hep Leman kökenli; Destere’nin ekibi, Cem Yılmaz, Gani Müjde Leman’dan. Muro’nun da stratejisi aynı. Hepsi aynı dili kullanıyor ama bu bitişin de işareti. Özetle, küçük insan yeniden direksiyon başına geçiyor.

Aksiyon

20081202

Issızlığın Ortasında Bir Filmi Anlamak

Haşmet Babaoğlu
Issızlığın Ortasında Bir Filmi Anlamak!
26.11.2008
http://www.sabah.com.tr/2008/11/26/haber,AE87401AE7E640869E05C4FE256B35DE.html
Aslına bakılırsa, " Issız Adam " hakkında bir daha yazacağımı hiç düşünmezdim. Filme yazık çünkü! Biz üzerine konuştukça film olmaktan çıkıyor; her yana yapışan, çektikçe uzayan ve tadı kaçmış bir sakıza dönüşüyor çünkü! Filmi bugüne kadar izlemiş olanlara da yazık! Filmi sevmişler ya da sevmemişler! Normal! Artık onları kendi hallerine bırakmak gerek! Ama özellikle Hıncal Ağabey (Uluç) öyle şeyler yazdı ki, hatta filmi, yönetmenini ve filmi ciddiye alan seyircileri öylesine hırpaladı ki...Şimdi gel de iki satır daha karalama!..
"Issız Adam"ı bir sinema yapıtı olarak beğenmeyen ve bu açıdan eleştirenler ayrı! Onlara sözüm yok! Ama filmin öyküsüne aşk meşk meselesi açısından yaklaşıp yerden yere vuranların yaklaşımında iki nokta dikkatimi çekiyor. Birincisi... Hem Hıncal Ağabey'in hem Oray'ın (Eğin) yazılarında ortaya çıkan bir takıntı...Evet, neredeyse bir takıntı! Filmin erkek kahramanı Alper'in Ada'yla karşılaşmadan önceki hayatına takılmışlar! Neden Alper'in cinsel tercihleri ve hayatı öyleymiş; filmin kadın kahramanı Ada'yı nasıl olup da hayatına sokuvermiş? Bunlar hiç açık değilmiş! "Niye?"si hiç yer almıyormuş filmde..İşte bu noktada bir sakatlık, bir yanlışlık varmış!
İster aşk, isterse aşka benzer bir ilişki olsun, nasıl başlar? Bir tür çarpışmayla.. Ardından istek gelir... Ve gözü kör sevgi... İnsanlar birbirlerine cv'lerini vererek; hayatlarının nedenlerini niçinlerini uzun uzadıya açıklayarak âşık olmazlar. Gönüldür bu çünkü; bilmez tanımaz, sever! Zaten çoğu zaman tanıdıkça solar aşk! Ya da tanıyıp da taraflardan birinin paslı gövdesinde su alan delikler ortaya çıkınca batar aşk gemisi! Aşkın geçmişi yoktur. (Tamam, onun zayıf tarafıdır bu ama öyledir!) " Şimdi "de yaşar aşk, gelecekten korkar! Bu bakımdan filmdeki Alper'in ve Ada'nın geçmişini; nedenini niçinini sorgulayan yazarların filmin eksiğine değil " fazlası "na (yani aşka) itiraz ettiklerini düşünüyorum.Hani Çağan Irmak'a sürekli " Alper niye öyle ha, niye, niye, anlat bize " diye sorup duranlara ben de içimden sormak istiyorum bazen... Hayatta karşınıza aşk çıktığında böyle mi yapıyorsunuz? Böyle yaparsanız birini gerçekten sevmeniz mümkün mü?
Gelelim ikinci noktaya... Neden ağlanıyormuş filmin sonunda? Hiç seni terk edip giden bir adamın peşinden ağlanır mıymış? Bir kere şunu kabul edelim; " Issız Adam "ın finalinde ağlayanlar doğrudan Alper'le Ada'nın öyküsüne ve ayrılıklarına ağlamıyorlar.O seyirciler bazı durumlarda ilişki bitse bile aşkın bitmediğini biliyor ve filmin bu gerçeği hatırlatması karşısında gözyaşlarını tutamıyorlar. Bu bir.Özlem duygusunun ne kadar güçlü ve kalıcı olduğunu biliyorlar ve bunun bir film yoluyla hissettirilmesi karşısında kendilerini tutamıyor, ağlıyorlar. Aşk, özlemdir. Bu iki. Bütün bunların Alper'in berbat kişiliğiyle, Ada'nın silikliğiyle falan ilgisinin olmadığını anlayabilmek zor mu? Sanmam! Ama insan anlamak istemeyebilir.İşte bunu yürekten anlarım!

Sevmek Yetmiyor Değişmeye

Haşmet Babaoğlu
Sevmek Yetmiyor Değişmeye!
13.11.2008
http://www.sabah.com.tr/2008/11/13/haber,7C3E3466792D48438912EB7C0D6B3745.html
İşin gücün varsa... Az çok olgunlaşmışsa yaşın... Benliğin senin için bir "koruma kalkanı" oluşturuyorsa...Kendine iyi kötü bir " kimlik " inşa edebilmişsen...Sütten bir ya da birkaç kez ağzın yanmışsa ve arzularınla yüzleşebilecek cesareti bulabiliyorsan...Bilirsin... Artık gittiğin her yoldan yalnızlık gelir! Geldi mi de gitmez! Çünkü yalnızlık sadece bir ruh hali veya bir yaşam biçimi değildir. Yalnızlık dediğimiz aslında tek kişilik totaliter bir düzendir. Korkaktır bu düzen. Şefkat ve şiddet arasında gidip gelir. Ve aşkın o heyecan dolu anarşisine tahammül etmekte çok zorlanır.Alain'in lafıydı galiba; " aşk, bir başkasını kendine tercih etmektir " diye...Umutsuz ve umarsız bir yalnızın; bir ıssızın yani tercihini böyle yapması mümkün mü?
Niye böyle girdim yazıya? Çünkü Çağan Irmak'ın yeni filmi Issız Adam'ı seyrettim dün akşam...Çünkü kendi kendime konuşuyorum. Yalnız hayatlar, hiç hesapta olmadan kapıyı çalan aşklar ve kadınlar üzerine konuşuyorum...Çünkü ilişkiler biter, aşk kalır ya... Korkular diner, özlem sürer ya... Bunları kurcalayan her filmden sonra olduğu gibi Issız Adam'ın da bazı sahneleri aklıma geldiğinde yutkunuyorum... Irmak'ın filmleri Mustafa Hakkında Herşey'de, Babam ve Oğlum'da, Ulak'da, Issız Adam'da bir yığın sinema kusuru bulunabilir.Bunlar beni çok ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren şey şu... Çağan Irmak çok iyi bir hikayeci. Çok iyi bir anlatıcı. Hatta bir " ayna tutucu !" Ayna biraz isli, biraz içbükey olabilir. Ama o aynada kendimizi gördüğümüzü ve gördüğümüz karşısında fena halde ürperdiğimizi inkar edebilir miyiz?
Filmin başrol oyuncularına gelince... Ada'yı oynayan Melis Birkan harika! O kadar ki, filmin ana karakterinin erkek olmasına rağmen Ada hepimizi avucunun içine alıveriyor. Öyle ki, giderek kadınların sevme kudreti ve erkeklerin bu durum karşısında sersemleşmesi üzerine bir film seyreder hale geliyoruz...Bunda Çağan Irmak'ın kadınları tanıyıp anlatmadaki becerisinin de büyük payı var elbette. Alper'i canlandıran Cemal Hünal konusunda karar veremedim. Karakteri mi azıcık tek boyutluydu, o mu pek içine girememişti karakterinin, bilmiyorum.Yok! Filmin konusunu anlatmayacağım. İsteyen gidip seyreder.Ama son olarak şunu söyleyeceğim. Bazı filmler vardır. İçlerindeki tek bir söz veya seyirciye aktardıkları tek bir güçlü his adına bile "iyi film"dirler." Issız Adam" daki müthiş replik Ada'nın ağzından çıkıyor. Genç kadın dönüp diyor ki adama, "şimdi karlar içinde donuyorsun, belki uyku tatlı geliyor ama fark etmiyorsun ki, aslında ölüyorsun." O güçlü hisse gelince... Atlas Pasajı girişinde çekilen filmin son sahnelerini seyretmek gerek.

20081126

“Issız Adam” neden bu kadar vurdu bizi

“Issız Adam” neden bu kadar vurdu bizi?
http://www.anafikir.com/issiz-adam-neden-bu-kadar-vurdu-bizi/#more-1135
Çağan Irmak‘ın yeni filmi Issız Adam‘ı izledim geçtiğimiz günlerde. Tek başıma gittim. Normalde sinema benim için “birliktelik” işidir. Yani yanımda en az bir arkadaşım olmalı. O büyülü karanlığa, perdede geçen kurgulanmış hikayelere tezat olsun diye gerçekle bir bağım olsun isterim yanıbaşımda.
Issız Adam ile ilgili mümkün olduğunca az eleştiri, az ön bilgiye mağruz kalmaya çalışmıştım gitmeden önce. Kulaklarımı tıkadım. Buna rağmen sızan ön bilgiler arasında öyle bir tanesi vardı ki, muhakkak yalnız, tek başıma gitmeliydim. O ön bilgiyi paylaşmak istemiyorum. Ama gerçekten de “yalnız” gitmek doğru bir kararmış benim için.
Öncelikle Issız Adam’ın aceleye gelmiş bir film olduğunu düşündüğümün altını çizerek başlamak istiyorum. Senaryo öyle kopuk ki, sanki 5 sezon devam etmiş bir dizinin 5, 16, 21, 34, 43, 51. bölümlerini izlemişim gibi bir his verdi. Yani “film” olarak alındığında Issız Adam başarılamamış, hikaye oturtulamamış, zıplayan bir yapıya bürünmüş.
Aslında anlatılmak istenen hikaye oldukça sert ve gerçek olmasına rağmen, karakterler doğru adımlarla geliştirilememiş görünüyor. Ama şu bir gerçek ki, bu 5 sezonluk dizinin en vurucu bölümlerini izlediğimi hissettim.
Issız Adam’ın vurduğu nokta bu dönemin aşklarını çok gerçek bir şekilde verebilmiş olması. Hepimiz kendimizden bir şeyler bulduk hikayede. Çünkü biz de bu kadar garip ve nedensiziz aşkın ortasındayken.
Bu dönemin en büyük açlığı sevilmek. Sevilmek istiyoruz. Hem de efsanevi bir şekilde. Roman karakteri olmak istiyoruz ama yaşadığımız bu modern hayatta pek roman yazılmıyor. Ya da şöyle demeliyim, hiçbirimizin yaşadığı, bildiğimiz ve ihtirasla okuduğumuz bir romana benzemiyor ve benzemeyecek de. Çünkü biz de bu dönemin insanıyız. Sığ, çabuk tüketen, ne aradığını ve nasıl mutlu olacağını bilmeyen ama delicesine mutluluğu isteyen insanlar… Para, kariyer ya da şan, şöhretin peşinde koşuyoruz. Egolarımızı büyütünce mutlu olacağımızı zannediyoruz.
Buna rağmen, yaşanan bu modernite içerisinde roman karakteri gibi bir ilişkinin peşindeyiz. Karşımıza çıkanları önce herkese benzetiyoruz. İstemediğimiz herkese. Daha sonra bir küçük tavır, hareket, cümle birden bizi “Bu o mu yoksa?“ya götürüveriyor, işte bu derece açız sevilmeye.
Kim olursak olalım, hangi sosyal statüye sahip olursak olalım, aşkın ışığını cılız da olsa gördüğümüzde afallamaya başlıyoruz. Roman karakteri oluveriyor bir anda herkes “o” dahil. Tekrar ettiğimi bile bile yine yazıyorum; çünkü sevilmeye açız.
Bazı kriterlerin ya da farklılıkların aşık olma eşiğimize kadar taşıyvermesi çok kolay artık. Bazen de “o” olmadığını bildiğimiz halde, çarpık haller, kusurlar bile bize çekici geliyor. Diğerlerinden farklı oluşunun nedenlerinin zarar verici olması bile onu daha çekici kılabiliyor. Onu ayrıştırıyor ve aşık olmaya yelteniyoruz.
İşte Issız Adam bu noktaları, o kadar net veriyor ki, hepimiz karakterlerde kendimizi buluyoruz. Bu netlikler, karakterlerin özlediğimiz, yoğun ve derin bir aşk içinde olduğunu göstermiyor. Aksine günümüz ilişkilerinin sığlığını ve çabucak oluverişini ve hemen tüketiliverişini sertçe yüzümüze vuruyor.
Netlikler bölük pörçük ve hatta tam birbirine oturmuyor ama biz hayatımızdaki parçalarla, filmin kurgusundaki bu boşlukları gayet güzel bir şekilde dolduruyoruz.
Yanlş kiişye aşık olamk aşkın ta kendsiidr. Dorğu kişiye güzel hilser beslediğn zman aşk saylıamz ki zten. Olamamışsa aşk olur, olammışsa dert olur, olaamışsa aklından çıkmz, olaammışsa dilinden düşmz. Aşk dediğin derttir aslında.
Quant
Issız Adam yukarıdaki cümle gibi. Bir sürü eksik harf ve harflerin birçoğu yalnış yerde. Ama beynimiz ve yaşadıklarımız Issız Adam’ın bu boşluklarını öyle güzel dolduruyor ki, cümlesini gayet net bir şekilde okuyabiliyoruz. Çünkü bizim roman olamayacak kadar etkisiz hikayemiz anlatılıyor.
FriendFeed‘de Göze Sencer filmden
bahsetmiş. Aslında Dilek Önder‘in film ile ilgili eleştirilerine katıldığını belirtmiş. Dilek Önder şöyle diyor;
Nerede, kim, kimi seviyor arkadaşlar, kendinize gelin.
Topu topu 1 aylık bir ilişki hadi hatırınıza aşk diyelim, yaşadılar sonra da erkeğin bağlanamama krizi yüzünden ayrılmadı mı bunlar?
Daral geliyor ve her daral gelen adam gibi, “Ayrılalım” diyor. Adam öteki hayatı seçiyor.
Şimdi sevgi bunun neresinde? Sevgi bu mudur yani? Vermektir, fedakârlık etmektir, emektir, paylaşmaktır…
Öyle sadece kakada kikidi ve sevişmeyle olmaz. Doğru mu? Eee? Bu ne yapıyor? Sıkışınca kaçıyor.Siz de bu adama ağlıyorsunuz?
Tüm bu eleştiriler filmin olmamışlığına dair değil de, olmuşluğunu gösteriyor bence. Zaten Alper gerçek biri olsa, bi’ tanıdığımız olsa, aynen Dilek hanımın yazdıklarını söylerdik yüzüne. İşte bu da karakterin ne kadar günümüz gerçeğine uygun olduğunu gösteriyor.
Maalesef ilişkiler bu kadar garip şimdi. “Bunun neresi aşk, neresi sevgi” diyoruz. Değil zaten. Bilinen, eski, saf, temiz, tutkulu ilişkilerden yaşmıyoruz ki artık.
1 ayda yükseliyor, kapılıyor ve ay sonunda bitiveriyoruz. Ve adını büyük, tutkulu aşk koyuveriyoruz. Çünkü işimize geliyor. Hızlı yaşıyoruz biz, hızlı tüketiyoruz herkesi ve her şeyi.
Aslında bu film aşk filmi değil “İstanbul” filmi. Gerçek bir İstanbul filmi. Hepimizin bu şehirde yaşadıkları kadar saçmadır filmin hikayesi. Hepimizin ilişkileri kadar sığ, hepimizinkiler kadar abartılmıştır. Abartırız yaşadıklarımızı, dünyanın kaderiyle oynarız sanki, büyük büyük laflar, felsefi ağıtlar.
İzlerken ağladık çünkü bizdik o perdedeki karakterler. Gözleri, bakışları, dokunamayışları, sevmeye korkmaları, başkalarına kaçmaları, başkasını sever gibi yapıp, işe yaramayan intikamlar almaya uğraşmaları, hepsi bizdik. Biz de aynen böyle garip kalıyoruz ilişkiler ortasında artık. Bizi bu dönem mi böyle yaptı yoksa biz mi eskileri yozlaştırdık bilmiyorum.
Öyle bir annesi olan birinin, nasıl değişebildiğinin, yaşadığı saçma hayatın, inandığı saçma hedeflerin ve koşturmanın, yani İstanbul’un, saflığı nasıl da bozduğunu, nasıl aşkın en güzel hallerinden bile korkan biri çıkarttığını gösteriyor.
Diğer tarafta romanlardaki aşkın peşinde olan ama birçok kez öyle bir aşkı yaşadığını zannedip kapılıveren bir kız. Darbeler alan, yıkılan ve güçlü olduğunu, kimseye ihtiyacı olmadığını, tek başına ayakta durmanın marifet olduğunu zanneden, hayatı sonuna kadar “öğrendiğini” varsayıp, yine hataları yapmaktan geri durmayan ve hatta bu hataları yaşamış olmaktan mazoşistçe haz alan ama bunu dışarıya belli etmeyen bir kız.
Buyuz, biziz bu karakterler. Biraz incitici, maalesef gerçek.
Bu incitici gerçeği vermeye çalıştığım “
Hisset” adında bir blogum var. Orada küçük küçük cümlelerle çizmeye çalışıyorum dönemimizi. Tarihe, benim tarihime tanıklık etsin diye. Pek acınası halimiz, pek acınası yaşadıklarımız. Teknolojinin her geçen yıl bir önceki yılın iki katı üzerinde, dijitalliğin, yapaylığın uçlarda olduğu bir çağda yaşıyoruz.
Teknoloji yaşamımızı her geçen gün daha çok kolaylaştırıyor. Yüzyıllar sonra dönüp bakıldığında “Keşke bu kadar kolaylaştırmasaydı” der miyiz acaba?

20081124

Arthur Schopenhauer ve kadınlar ve aşk üzerine

http://www.mtrcn.com/arthur-schopenhauer-ve-kadinlar-ve-ask-uzerine/
31 Temmuz 2008 – 22:28
Ünlü sıradışı filozof Arthur Schopenhauer hakkında şu aralar çok fazla yazı; makale, roman, çeviri okuyorum. Arthur Schopenhauer’ı bence diğer filozoflardan ayıran onun Seks, Aşk ve Kadın analizini usataca yapması olmuştur. Kimi onun kadın düşmanı olduğunu, kimi duygusal olaylara nesnel bakmaya çalıştığını söyler. İkinci görüşü savunanlar acaba duygulara nesnel bakmanın tanımınıda yapabilirler mi?
Ben kendi görüşümü belirtmeyeceğim ama şu son günlerde Arthur Schopenhauer gibi düşünüp çevremi öyle gözlemliyorum. Şaşırtıcı bir şekile Arthur Schopenhauer neredeyse aşağıda bahsedeceğim fikirlerinin haklı olduğunu görmekteyim. Bu fikirler onun kaleminden 200 yıl önce çıkmış ama insan hiç değişmemiş!
“Seks bütün güdüler içinde en güçlü ve en aktif olanıdır. Neredeyse insanın bütün çabasının nihai sonucudur. En ciddi meşguliyetlere müdahele eder ve bazen en büyük insan zihinlerini şaşırtır … Her gün en değerli ilişkileri tahrip eder. Daha önce onurlu ve düzgün olan insanların bütün vicdanını alır gider.“
“Mantıkla beslenmeyen şey mantıkla yönetilemez.” (Aşk için)
“Bütün aşk hikayesinin gerçek sonu ilgili taraflar bunun farkında olmasada yaratılacak olan çocuktur.”
“Her insan kendisinde olmayanı sever.”
“Erkek bir kerede çok fazla şey alır, uzun vadede çok az… Erkekler hayatlarının yarısında zamaparadırlar, yarısında boynuzlu.”
Çok çekici bir kadının kaderi çok çekici bir erkğinki gibi yalıtılmış bir hayattır. Diğerleri kıskançlıkla kör olur ve bu üstün kişiye kızarlar. Bu nedenle bu insanların aynı cinsiyetten yakın arkadaşları hiç olmaz. Akıllı bir insan hayatını popüler olmaya çalışarak geçirmez. Bu içi boş bir istektir. Popularite doğru yada iyi olanı tarif etmez; tam tersine eşitlikçidir, farkları ortadan kalıdırır.